Skip to main content

The Art of Scripting

Kod yazmak sanat mı, zanaat mı? Ya da sanat mı, teknolojik beceri mi? Fırçalar, boyalar ve kalemler yerine kodlar ve algoritmalar... Tahminimiz o ki, mühendisliği ve diğer yeni disiplinleri de içine alarak yeniden şekillenecek. Mimarlık şimdilik adına ‘ARCHineers’ dediğimiz hibrit bir disiplin olarak gelecek. Mimar ve mühendis kelimelerinin birleşik adı… Ancak hibrit konusuna geçmeden önce mühendisliğin kökenini/tarihini/icadını ele almalıyız. Mühendislerin kendilerini nasıl konumlandırdıklarına bakmalıyız, çünkü mühendislik bilgisi ve uygulamaları tarihin en eski yerleşimlerine kadar uzanır ama bugünkü mühendislik uzanmaz. Mimariyi harekete geçiren context, nostalji, hatıra gibi kavramlar mühendislikte geçersizdir.

Kaynaklar, mühendisliğin ilk kez 1707 yılında Prag’taki Czech Technical University’de bağımsız bir fakülte olarak kurumsallaştırıldığında ayrı bir disiplin olarak kabul edildiğini gösteriyor. Mühendislik disiplini, gittikçe mimarın rolüne el koyan, salt askeri / istihkâm ve inşa etmeyi içeren mimariden bağımsız diğer alanlara kadar genişledi. Aynı zamanda yetkileri de giderek artarak 20. yüzyılda doruğa ulaştı.

Mühendisliğin mevcut egemenliği; meslekten olmayanların, mimarların yetkinliklerini ve mühendislere kıyasla kattıkları değeri ayırt etmesini ve değerlendirmesini zorlaştırdı. Genel algı, mühendislerin binanın statik yüklerinin ve yer çekimine, harekete karşı direncinin hesaplanması ile ilgilendiği; mimarların ise binanın estetiği ve fonksiyonu üzerinde çalıştıklarına yoğunlaştı. Hatta birçok sektörde, mimarın hizmetlerinden tamamen feragat edilmeye başlanarak mimarların yerine mühendisler yapıyı tasarlamakla, iç mimarlar ise onu güncel eğilimlere göre yaşanır kılmakla görevlendirildi.

21. yüzyılda, dijital tasarım ve üretim yöntemleri geliştikçe, bu çatışma bitecek ve tüm süreç tekrardan başlıca teknik becerisi kodlama olan tek bir mesleğin ellerinde olacak. Mimarın –ya da ARCHIneer’in- rolündeki bu değişiklik, gelecekteki üretim tarzlarındaki değişikliklere hazırlık olacak. Bu yüzyılın sonlarında, binaların birleştirilmesi yerini ‘büyüme’ denilen organik bir şekilde kendi kendini ören ve inşa eden bir sistematiğe bırakacak. Çok yönlü yapay zekâ ile desteklenen bu binalar, sakinlerinin ihtiyaçlarına uyum sağlayabilecek ve böylece statik yapılar dinamik hale gelecek.

Şu sıralar, ofiste kendi işlerimizi değerlendirmeye dayalı eğlenceli bir oyun ile meşgulüz. Bugüne kadar GAD ekibi olarak tasarladığımız ve inşa ettiğimiz binaların ortak yönleri ve yaklaşımları nelerdir? Yeni tasarımlara önayak olabilecek bir yazılım yazabilir miyiz? Farklı konumlara, iklimlere, alçak veya yüksek bina ihtiyaçlarına cevap verebilecek ortak ve açık kaynaklı bir yapay akıl kütüphanesi oluşturabilir miyiz? Ayrıca, tasarım yaklaşımlarımızda hemen göze çarpmayan bir ortak payda veya davranış kalıbı var mı? Yoksa biz ilerledikçe ruh halimize bağlı olarak mı oluşuyor?

İlk bakışta, bireysel olarak, ofisimizdeki meslektaşlarımla birlikte veya diğer ortaklıklarla tamamladığım tasarımlar, projeler ve binalarda ortak bir payda bulmakta zorlanıyorum. Hatta bazen hepsi farklı ellerden çıkmış gibi görünebiliyor. Bu da mimarlık tarihçisi veya eleştirmenlerin işini zorlaştıran bir durum... Mimari üslup olarak bugüne kadar böyle çalışmak bana daha eğlenceli geldi. Hemen ilk bakışta üslupları ve işleri tanınan mimarlar vardır. Kolay tanınmak istedikleri için ve risk almak, bildikleri alandan uzaklaşmak istemediklerinden bilinçli olarak bu yolu izlerler. Peki biz neden ikinci yolu seçmedik? Bu soruya cevap vermek için mimarlık tarihi, bir mimar olarak kendi gelişimim ve projelerimin gelişim süreci arasında karşılıklı bir ilişki keşfettim. 

Önce bir var olan düzene bakalım. Ben nereden başladım, bugün neredeyiz ve gelecek nasıl görünüyor? Ben bu üç soruyu şöyle düşünüyorum:

THESIS » ANTITHESIS » SYNTHESIS

Thesis

İnşa etme sanatı, 12 bin yıl önceden 19. yüzyılın sonuna kadar her coğrafyada benzer zamanlarda ilerlemiştir. Benim ‘tez dönemi’ olarak adlandırdığım bu dönem, ilkelerin ilk oluşmaya başladığı dönemdir.

19. yüzyılın sonuna kadar hemen hemen, yerleşik olarak yaşamak için o yerin verimli topraklarının, kolay savunulabilir coğrafi koşullarının ve su kaynaklarının yakınında olması gerekirdi. Binalar, bu koşullardan en çok faydalanabilecekleri yerlerde inşa edilir ve sadece yangın, deprem, sel veya savaş gibi insan eliyle yaratılmış afetler nedeniyle yıkılırdı.

Bu bölümle ilgili açıklamaları yukarıdaki bölümlerde açıklamaya çalıştığımızı düşünüyorum. Bu bölümün esas sorusu, neden artık eski kalıplarla inşa etmiyoruz?

Antithesis

20. yüzyıl, yukarıda bahsedilen tüm disiplinlerin, öğretilerin ve alışkanlıkların tersine ezber bozan, bunların zıttı işlerle dolu. 

Teknik düzlemde kayıtsız kalınamayacak, vazgeçilemeyecek çok ciddi yeni atılımlar, yeni formüller, günlük hayatımızı kolaylaştıran, aynı zamanda hız getiren çözümler üretildi. Bunun mimariye yansımaları üzerinde konuşalım… Bir yapıyı ayakta tutan taşıyıcı sistem, koruyucu duvarlar, iç duvarlar birlikte var olur ve bir yapıyı meydana getirirlerdi. Taşıyıcı sistem ve diğer unsurlar birbirinden ayrılınca, başta yapı formlarında mimarın düşüncelerini gerçekleştirmesi için bir özgürlük gibi görünürken, bu özgürlük yüzyılın sonuna doğru çokça banal, ucuz, çirkin, gereksiz binaya mecbur kaldığımız bir döneme sebep oldu. Bu dönem hem ayakta tutucu, yükü taşıyıcı unsurlarla kaplama katmanlarının ayrı tellerden çaldığı ve birbirinden bağımsız geliştiği; hem de taşıyıcı unsurların yeterince işlenmediği, kaba unsurlarla inşaat sahasına taşınıp monte edildiği, çok katmanlı faktörlerle kaplama elemanlarının binayı başka başka ele alışlarla içten ve dıştan sarmaladığı bir dönem... Esnekliğin ihmal edildiği bu durum bina tasarımlarında tümüyle farklı bir eklektik kurgu yumağı meydana getirmekte. Strüktürel kurgu ile bina kabuğu birbirinden ayrıştı. Mimarların icralarında kabuk üstüne vakit harcamaları ve kendilerini burada ifade etmek istemeleri, eğitim, öğrenim ve pratikte dönüşüm yaşanmasına sebep oldu. Diğer yandan, strüktür, mimarların iş kapsamının dışında kalarak, doğrudan mühendislerce hesaplanan ve onaylanan bir alana dönüştü. Bu başkasına bağımlılık, mecburiyet (resmi onay mercilerinde mecburiyet kazanarak) mimarın etki alanını zayıflattı.

19. yüzyılın sonuna kadar yapılı çevre ile ilgili başlıca endişe deprem, toprak kayması, sel gibi doğal afetler; olağanüstü iklimsel durumlar, nehirler, denizler ve insan eliyle ortaya çıkan savaş, yangın gibi felaketlerdi. Her şey direnç ve dayanıklılıkla ilgiliydi, en azından binaların insan eliyle arabalar geçsin diye topluca yıkılmaya başladığı zamana kadar…

Yapılı çevreyi, zaman içindeki dayanıklılığı ve insan ihtiyaçlarına ne ölçüde cevap verdiği açısından ele alıyoruz. 20. yüzyıl ise bu konuya oldukça iddialı girdi. Bu yüzyılda, daha uzun süre dayanabilen malzemeler ve teknikler geliştirildiği iddia edildi. Ancak bir yapının ömrü sadece bu ele aldığımız nesnel kavramlarla değil, öznel değerlerle de tanımlanır. Burada kast ettiğim fonksiyonu ya da programı nedeniyle kutsallaştırılmış yapıların, örneğin ibadet ve dini yapıların kendini insani yıkıntılardan koruma avantajı değil.

Bu avantajın arkasına sığınarak herhangi bir ibadet, tapınma amaçlı yapı yapmadım, gelen teklifleri olabildiğince reddettim.  Ara sıra aklıma mukayyet olmayıp elimden birkaç deneme kaçırmış olsam da sonuca gitmedi. Bu tür yapıların insani yıkımlardan kendi kendini koruma avantajı var. Bu avantajın farkındayım ama inanmadığım bir konuda tasarım yapmak için kendimi zorlamıyorum. 

Bu yapılardan yeryüzünde yeterince yapıldı ve bunların içinde çok iyi mimarlık örneği olan, bizi etkileyen bugünlere ve geleceğe kalan bazı dikkate değer yapılar elbette olacak.

Bugün bir dini amaçlı yapı, mimar saçmalaması, ya da bir yapısal garabet bile olsa gözümüzü tırmalarcasına kendini koruma avantajı otomatik olarak devreye giriyor ve varlığına umarsızca devam ediyor. Denebilir ki “Ee sen daha iyisini yap”. Burada da yine benim için inanıp inanmamak devreye giriyor. Bana göre iyi tasarlanmış bir çöp öğütme tesisi, amacı gereği bir katedralden, bir camiden daha ulvi olabilir.

Ne yaptığımızı yazıyoruz bol bol, o halde ne yapmadığımızı ve yapmayacağımızı da biraz daha açalım; hayvan haklarını ihlal eden üretim binaları, silah fabrikaları, hapishaneler, toplumsal ve kültürel sorumlulukları önemsemeyen hatta dikkate almayan bina projeleri, diktorial brief içeren devlet yönetim binaları, üretim esnasında oluşan toxic atıkları arıtmayan ya da arıtılamayan toxic atık üreten sanayi ve endüstri yapıları… Şu anda aklıma gelmiyor ama bu liste gelecekte daha da genişleyebilir.

İnşa edilme amacının yitirilmesi, değişmesi veya yerine daha çok kat döşemesi olan daha büyük, daha yüksek bir binanın yapılması amacıyla ya da arabalar geçsin diye bulunduğu konumda meydana gelen değişiklikler binanın kullanım ömrünü belirler oldu ne yazık ki. Binanın tek şansı başka bir amaçla da olsa kullanılmaya devam edilebilecek kültürel bir mihenk taşı olmasını sağlayan simgesel bir özelliği olması veya altına, yanına, üstüne yeni yapılar eklenmesi şansını yakalamasıdır. Bu tür eklerin çok saygılı, sevimli ve zekice tasarlanan örnekleri olduğu gibi agresif ve saygısız örnekleri de var.

Mimar olmayanlardan hep şu soruyu alıyorum, “Neden 19. yüzyılın sonuna kadar yapılmış binalar, sokaklar, şehirler günümüzde yapılanlardan daha güzel?” Bu soruyu ben de ilk yıllarımda mesleğimdeki öncülere ve liderlere defalarca sordum, cevaplar hep aynıydı. Bazıları ilginçtir:“Onlar seçkinlerin ve seçilmişlerin binalarıydı. Kontların, baronların, düklerin, toprak ağalarının, paşaların, derebeylerin… Ama bilmediğin şey binaların arka tarafında hep kölelik vardı.” Hadi al bakalım! İnsanlık mı, mimarlık mı? Bir politik bakış olarak modernist mimarlık…

Gençken genellikle geleneksel ailelerden gelen gençleri, atılımcı sosyalistleri, entellektüelleri, daha sonra aralarındaki şiddeti, görünüşte global bakış açısı gibi görünen ama aslında güncel-yerel eğilimlere sorgusuzca sadık, naif önyargılarını, onlar tarafından hiçbir zaman açığa çıkarılmasa da merakla izledim.

Küçük ölçekli projeler almaya başladığım zaman, bu işin dünya ölçeğinde nasıl işlediğini anlamak adına ofislerinin arka kapılarından girmenin bile benim için hayal olduğu mimarlarla röportaj yapmak üzere iletişime geçtim. Bunu bana yol gösterecek, yetecek kadar yaptım. Aslında ilk olarak kendim için yaptım ama birçoğu da yayınlandı. Zamanla meslekte tecrübe kazandıkça bazıları güncelliklerini yitirdiler. Keşke genç ve deneyimsiz bir mimarken daha fazlasını yapabilseydim. Bu seçkin mimarlardan, karşılığında hiçbir şey sunmaksızın bana zaman ayırmalarını rica ettiğimde, cevapları her zaman evet oldu ve her türlü mesleki sırlarını benimle paylaştılar. Genç bir mimar için bulunmaz bir fırsattı. Bu yöntem günümüzde de geçerliliğini koruyor. Genç ve atılımcı mimarlara bunun gibi fırsatları değerlendirmelerini kesinlikle tavsiye ediyorum.

Bu röportajların birinde, Jean Nouvel o sırada yapımı devam eden Euralille projesi için fotoğraf çekimini ve yayınlanmasını reddetmişti. Aslında fark ettiği şey modern mimarlıkta ‘son cam takılana kadar mimarinin kusurlu, savunmasız ve hatta sorunlu göründüğü’ gerçeğiydi. Oysa taştan bir Yunan, Roma kalıntısının ya da tamamı tuğla bir 19. yüzyıl yapısının ne penceresi, ne de kapısı var. Yine de mimarisinin güzelliği tartışılmaz. Bu binalara bakınca aklıma hep bir soru takılır. O halde acaba cam, çerçeve ve pencere mimarideki fazla ögeler midir? Onları nasıl görünmez yaparım?

Esma Sultan projesi üzerinde çalışırken, çift cidarın yapıya dışarıdan ve içeriden anlamlı bir mimari etki verdiğini gözlemledim. Bence en güzel yapılar zamansız yapıların yeni yorumlarla dengelenmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Zamansız ve ona eklenen yeninin kombinasyonu…

20. yüzyılın ukala ve kendini beğenmiş mimarları, kabuk ve strüktürün birbirinden ayrılmasının avantaj gibi görünen olanaklarını abartarak, mimarlık pratiğini yanlış kullanarak, geçmişin kültürünü, bilgisini ve yapılarını sokaktan, şehirden koparttılar. Geçmişin olanaklarına göre inşa edilmiş binalarıyla uğraşmaktansa yıkıp yenilerini yapmayı tercih ettiler. Oysa mimarlık, mevcut olanın potansiyelini değerlendirmekle alakalıdır. Esma Sultan’da yakaladığımız kurguyu tek başına bir 20. yüzyıl yapısında yakalamak çok da kolay değil. Çünkü 20. yüzyıl binalarının kabukları, taşıyıcı elemanları ve hiç sevmediğim asma tavanları birbirinden tamamen bağımsız olarak tasarlanıyor.

Esma’nın dış kabuğu 200 yıl önceye dayanıyor. İçerideki yeni bina unsurları dış kabuktan bağımsız olarak işler görünür ama içerideki çelik strüktür olmadan dışardaki çıplak tuğla duvarı ayakta tutmak mümkün değildir. Böylece çift cidar olarak eklemlenen eski ve yeniyi birleştirerek güzel bir kontrast ortaya koyuyor.

20. yüzyılda siyasi yelpazenin tüm tarafları, daha çok ürettikçe ve üredikçe mutlu olunacağında hem fikirdi; hızlı üretmek ve hızlı tüketmek istedi insanlık. Ancak demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar aynı hızda karşılığını bulamadı. Tek bir çatı ve bayrak altında bir dünya federasyonu kurulamadı. Artı değerler paylaşılamadı. Ülkelerin kendi içlerinde birbirinden çok farklı demokrasilerle kendi seçim haklarını kullanmaları mevcut ya da seçimle iktidara gelen lokal yönetimler tarafından kötüye kullanıldı. Pandemi bize öğretti ki, bir ülkenin içinde meydana gelen bir arıza, bir sıkıntı, bir sorun, bir hastalık bütün dünyaya yıldırım hızıyla yayılabiliyor. Artık diyemeyiz ki, ülkelerin kendi iç işleri, seçimleri, yönetim şekilleri, ciddiyetleri sadece onlara ait bir durumdur. Umarız ki, güç sahiplerinin üstünlüğüyle dolu bir yüzyıl geride kalıyor; fakat gündemde hâlâ konut sorunu, gelir adaletsizliği, fırsat eşitsizliği ve açlık var. Şimdi 21. yüzyılda bile, bu işin nasıl üstesinden geleceğimizi her gün düşünmeliyiz.

Synthesis

“The Twentieth Century is littered with the unintended consequences of technology, from the disastrous physical impacts of cars, to the horror of nuclear weapons. I am by no means a Luddite (I love for instance, my e-bike and Apple Pencil) but I want to engage the tech sector in a manner that brings more criticality and interdisciplinary thinking to both their efforts and ours.”

Vishaan Chakrabarti

21. yüzyılda her ayrıntı, sık dokulu bir imbikten geçirilecek. İyi, sağlam, anlamlı ve güzel olanın; doğanın bir parçası olabilenin, doğal dengeye katkıda bulunabilenin; tarafsız olanın, akranlarımızın geçersiz yargılarını ve çeşitli popülist izlenimleri hesaba katmayanın değerli olduğu bir dönem. Dikkat edin ne doğru demiyorum, çünkü bunu henüz bilmiyorum. Belki hiç yok, hiç olmadı ya da bir gün big data bunu bize gösterecek... Mimarlık; bilim, teknoloji ve kurgu arasında bir yerlerde konumlanıyor. Bu sentezin içinde üç ana sorumluluk var: Doğru kavramlar üretmek, içeriğe odaklanmak, context’i dikkate almak ve çok yönlü çözüm önerileri geliştirmek.

  • Spatial/Programmatic Statement
  • Structural Statement
  • Material Statement
  • Tech Statement
  • Art Statement
TR